Hak yemek Hakk'a karşı gelmek demektir

Cuma, Ocak 17, 2014

Hak yemek Hakk'a karşı gelmek demektir

Devlet kademesinde görev yapan herkesin, millete ait her şeyi ölçülü ve yerinde kullanmak, milletin hakkını hukukunu korumak en başta gelen görevidir. Haram yemenin en tehlikeli şekli kamu malı yeme veya kamu malından çalmadır.

Tarih 29 Mayıs 1453, günlerden Salı. Bu tarih,Peygamber Efendimizin (sas) müjdesine nail olabilmek için Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet Han’ın, tarihin akışını değiştirdiği; Osmanlı toprakları içerisinde kalmış, bir fesat ve ahlâksızlık yuvası olmaya devam eden Bizans’ı ortadan kaldırıp dünyanın incisi ve şahdamarını milletine hediye ettiği gündür.

Tarihin akışını değiştiren bu kutlu fetih esnasında harp ganimeti olarak ele geçen milyarlarca lira değerinde mücevherat bir çadırda toplanmış, çadırın kapısına da bir muhafız asker konulmuştur. Vakit gece yarılarına doğru bir Yeniçeri gelir ve nöbetçi askere şu teklifte bulunur:

- Sayısı belli olmayan şu mücevherlerden bir miktar alıp şu tarlaya gömelim. Sonra gelir alırız. Zaten bu, bizim gaza hakkımız değil mi?!
Mayasında zerre miktarı haram olmayan ve İslâm’ın kalıbında şekillenmiş olan nöbetçi, bu haram teklif karşısında vurulmuşa döner. Nefsine ve şeytanına yenik düşmüş yeniçeriye şu cevabı verir:

- Sen ne dediğinin farkında mısın be gafil? Devlet malına el uzatanın Allah er, geç belâsını verir. Ben Allah’tan korkarım, emanete ihanet edemem...

İşte Allah Resûlü’nün methine mazhar olmuş bir kumandan ve devlet başkanı. Onun kahraman ve katıksız aynı methe mazhar olmuş askeri.

Allah yasaklıyor!

Aziz milletimiz, sinesinden çıkardığı böyle kumandanlar ve devlet başkanları sayesindedir ki, üç kıtada bayrağını dalgalandırmış, her gittiği yere ilim ve irfanın, ahlâk ve faziletin âbidelerini yükseltmiş, asırlar boyu bütün cihana nizam vermiştir.

Adalet abidesi Halife Hz. Ömer akşamları özel işleriyle ilgili bir şeyler yazacağı zaman kendi mumunu yakar, devlet işlerinde ise devletin mumunu kullanırmış. (İbn Sa’d, 5/347) İşte İslâm’ın devlet malıyla ilgili bakışının özeti bu tavırdır.

Devlet malı yemek, kamu hakkına girmek kişiyi, Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve merhametinden uzaklaştırır. Nitekim “Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebâlini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir” (Âl-i İmran, 3/161) ayet-i kerimesi bu hakikati dile getirir.

Aynı hassasiyeti gösteren Peygamber Efendimizin (sas) kaynaklarımıza baktığımızda ganimet mallarından iki kuruş bile etmeyen bir boncuğu çalmış olan birinin cenaze namazını kılmadığını görüyoruz. (İbn Mace, 2848).

Efendimiz tavır koyuyor

Yine Efendimiz, Hayber’in fethinde ganimet eşyasından bir hırkayı aşıran kimse için de kıyamette bu elbisenin onun üzerinde yanacağını belirtmiş, bir ayakkabı bağını kendisine ayıran kimseye de benzer şeyi söylemiştir. (Nesaî, 3827)

Haram yemenin en tehlikeli şekli kamu malı yeme veya kamu malından çalmadır. Çünkü diğer kul haklarının sahipleri bellidir.En azından onlarla helalleşme imkanı vardır. Ancak kamu malı öyle mi? Yenen hakkın, milyonlarca insandan kimin payına düşen olduğunu bilmek mümkün değildir.
Dolayısıyla böylesi feci bir günahı işleyenler, mahşer günü Allah’ın huzurunda milyonlarca insanla hesaplaşmayı hiç çekinmeden göze alıyorlar demektir ki, bu durum cehalet ve gafletin en koyu haline işaret eder.

SÖZÜN ÖZÜ

1) Kamu malı, devlet adamlarının korumakla yükümlü olduğu bir emanettir.

2) Devlet malı yemek kişiyi, Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve merhametinden uzaklaştırır.

3) Haram yemenin en tehlikeli şekli kamu malı yemedir.

BİR SORU BİR CEVAP

Yaptıklarından utanmayan kimse hakkında konuşmak gıybet olur mu?

Bu soruyu bize Konya’dan  Leyla Hanım soruyor.

Öncelikle şunu ifade edelim: Yaydan fırlayan okun, namludan çıkan kurşunun geri dönmesi mümkün olmadığı gibi ağızdan çıkan sözün de dönüşü yoktur. Eğer insan ahiret hesabına taşıyamayacağı yüklerin, ödeyemeyeceği hesapların altına girmek istemiyorsa öncelikle diline sahip çıkmalı ve Allah’ı anmak için verilen dilini, müminlerin aleyhinde kullanmamak için yemin etmelidir.

Dilini gıybete alıştırma!

İslam uleması ayet ve hadislerden hareketle günahını alenen işleyen kimsenin o günahıyla alakalı konuşmayı gıybet olarak değerlen-dirmez. Çünkü bu tür insanların kötülüklerinden emin olmak için onun bu vasıflarını anlatmak ve başkalarını ikaz etmek bir müminlik görevidir. Kaldı ki gıybet kişinin hoşuna gitmeyen şeyleri konuşmaktır. Hâlbuki böyle kimseler kötülüklerinin konuşulmasından herhangi bir rahatsızlık duymamaktadır. Her şeye rağmen bizi iki dünyada da çok zor durumda bırakacak olan gıybete karşı tavır almalı, dilimizi gıybet etmeye alıştırmamalıyız.

TEFEKKÜR ATLASI

Buna da mı istiğfar?

Peygamber Efendimizin (sas) mübarek hanelerinde bir akşam vakti evlerini aydınlatan kandil birden söner. Âlemlere rahmet, eşyanın hakikatini gören mübarek gözlerin sahibi, yanında bulunan Hz. Ayşe annemize şöyle der:

- İstiğfar edelim!

- Buna da mı ya Resûlallah!

- Evet, buna da!

Eşya ve hadiselere, başımıza gelen en küçük sıkıntılara bile nasıl bakmamız gerektiğini haliyle, kâliyle anlatan Efendiler Efendisi’ne yüz binler salât ü selam...

BU HAFTA NE OKUYALIM?

İnsanlık için ben ne yapabilirim?

Zamanın yeryüzü çocuklarıyız hepimiz. Hayatın üzerimizde bıraktığı izleri kabullenerek, biriktirerek büyüyoruz. Arzın bir yerinde ansızın karşılaştığımız hadiselerin bizi bambaşka bir insan haline getirebilme potansiyeline tanıklık ediyoruz çoğu zaman. En çok o anlarda fark ediyoruz zamanın bizim gibi canlı bir sır olduğunu. Bu canlılık, en fazla insanın şuur altını açan kader duraklarında hissettiriyor kendini. Bu duraklara uğrayarak ebediyete akan şimdiki zaman, geçmişten bugüne ve geleceğe nice esintiler, teselliler taşıyarak müteessir zamanlara tesir ediyor, ümit ve şifa dağıtıyor.

Günümüz insanı çokça yaşanan bu müteessir anlardan çıkardığı derin uyanışlarla kendine geliyor artık. Uyandıkça da iyiyi ve güzeli arıyor, onunla buluşmak için gün sayıyor. Dünyayı tümüyle o iyiliğe taşıyacak insanların var olup olmadığını merak ediyor, soruyor, sorguluyor. Şükür ki bu çağrıya kulak veren insanlar, dünyanın dört bir yanına taşan gönüllüler var Anadolu’da.

Türkiye’den doktor geldi!

Güzel gönüller halis niyetlerle doğup büyüdükleri yerleri aşarak gönüller inşa etmeye gidiyor. ‘İnsanlık için ben ne yapabilirim’ kaygıları her geçen gün kıvamlı derinliği ve samimi sessizliğinde Anadolu’yu büyütüyor, onu geçmişte olduğu gibi dünyanın kalbi haline getiriyor.
Kaynak Yayınları tarafından yayımlanan ve Metin Topkaraoğlu tarafından kaleme alınan “Türkiye’den Doktor Geldi” isimli kitap, Anadolu’dan dünyaya açılan şifa köprülerine ve o köprüleri kuran gönüllü doktorların hikâyelerine yer veriyor.

Asya ülkelerinden Orta Afrika’ya ulaşan dualı ve şifalı ellerin gittikleri yerlerde karşılaştıkları hayat ve insan manzaralarını iyilikseverlerin istifadesine sunan kitap, yokluktan, yoksunluktan ümit çıkaran gönüllü doktorların hizmetleri sırasında karşılaştıkları insan hallerini ve benzersiz dramları samimi cümlelerle resmediyor.

BiR AYET

“Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra O’na tövbe edin! O’na dönün ki belirlenmiş bir ömür süresinin sonuna kadar sizi nimetleriyle yaşatsın ve faziletli bir hayat sürenlere, lütuf ve fazlından mükâfatlarını versin.” (Hûd Sûresi, 11/3)

BiR HADiS

Allah Resûlü, “Din nasihattir, samimiyettir” buyurdu. “Kime yâ Rasûlallah” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün Müslümanlar’a” diye cevap verdi. (Müslim, İmân, 95)


Mutfakta Şef Sizsiniz :) Copyright © 2013
Powered by Blogger Published.. Blogger Templates